Bu Blogda Ara

21 Haziran 2012 Perşembe

Çelişki


"Sanatçılar ve akademisyenlerle ilişkimizde, kolayca ters yönlerini göz önüne alıyoruz: Dikkat çekici akademisyenlerin ardında, pek de seyrek olmayarak, sıradan bir adam bulunur, sıradan sanatçının ardında pek sık- dikkat çekici bir adam." Friderich Nietzsche
        

13 Haziran 2012 Çarşamba

Son


"Büyük şehir insanını büyüleyen aşktır; ama ilk bakışta değil, son bakışta aşk." Walter Benjamin

30 Nisan 2012 Pazartesi

1 MAYIS

1 Mayıs Kapitalizmin karşısında, sınıfsal savaşın farkında olanların, endüstrileşme sürecinin ürünü olan sömüren sınıfa karşı yaptıkları en büyük tepkidir. Marx Kapital'de "politik ekonomi emek ve mülkiyet birliğini ön kabul olarak alır ve mülkiyet hakkını emeğin sağladığını öne sürer." Geçmişten günümüze baktığımızda değişen tek şey yeni sınıfların ortaya çıktığıdır. Üretim araçları hala burjuvazinin elinde ve hala sınıflı kapitalist sistem devam etmektedir. Kapitalizm emekçinin özgür bir birey olarak gerçek tarihsel sürecine müdahale eder. Böylece ortadan kaldırılan toplumsal formasyon işçinin dünyayla komünal ilişkisine de müdahale eder. Marx, "kapitalist üretim koşulları altında sefalet ve servet, sömürü ve birikim, bireyel yokullaşma ve toplumsal  varsıllaşma" gibi grotesk belirlenimlerde bulunurken belki de tarihin en önemli tezini ortaya koymuştur. Marx'ın kapitalizm eleştirisinde işlevsel boyut sömürü, eşitlik, hakkaniyet ve kendini belirlemedir. Yarın 1 Mayıs'ta, emeği sömüren her türlü etkinin karşısında olunmalıdır. Lakin sınıfsal çatışmayı kabul etmekle birlikte her türlü dikta rejimini ve totaliterliği olayın dışında tutmakta fayda var. Birlik, mücade ve dayanışma günümüz kutlu olsun.

7 Mart 2012 Çarşamba

Gerçeklere "Kapatma"


  • ‎"hep daha yükseklere çıkmak, daima daha uzakları görmek ihtiyacını duyuyorum. şimdi ben nerede olduğumu biliyorum! Adanın ortasında, denizle karanın hısım oldukları...ülkesinde" J.W.Von Goethe'nin "Faust" adlı eserinden, nokta nokta kısmını doldurmak sizin hayal gücünüze kalmış; lakin beni sorarsanız bir sokak kütüphanesine sahip olan Bozcaada'nın tam olarak bu kısmındayım.

12 Nisan 2011 Salı

"Prens"e tavsiye



"Prens"e tavsiye niteliğinde

P: seni silmek artık imkansız, Machiavellian, machiavellico, machiavellistic, maquiavelico, machiavelique..
M: Bu ben değilim, söylediklerin modern dillere yansımış Machiavelist bir şablon.Katliamlarınıza başka bir zemin bulun lütfen. Ben sadece Niccolo Machiavelli

“Tractatus Theologico-Politicus”: Demokratik bir Manifesto


Spinoza siyaset felsefesini bütünlüklü bir yapıda ortaya koyan önemli bir filozoftur. Fakat  bugün ülkemizde yaşanan son olaylar, bende filozofun siyaset anlayışının spesifik açıdan ele alınması gerektiği hissini uyandırmıştır. Yayımlanmamış kitaplarıyla yargılanan gazetecilerimizi düşündüğümüzde, “yazı”nın devlet için nasıl büyük bir eylem olarak görüldüğünü fark edebiliriz. Son günlerde yaşanan bu gelişmeler çoğumuzu “özgürlük”, “hoşgörü”, “demokrasi”,”egemen hakkı” gibi kavramlar üzerinde düşünmeye itmiştir. Özellikle Devlet ve birey arasında yaşananlar egemenlik ve özgürlük arasında var olan gerilim akıllara Spinoza’nın Tractatus Theologico-Politicus’da Demokratik bir Manifesto adlı metninde değindiği “egemenin hakkı ve düşünce özgürlüğü”nü getirmektedir. Spinoza’ya göre mutlak olarak kabul edilen devletin egemenliği bireyler üzerinde etkinlik sağlar. Eğer devlet istikrarı sağlamak istiyorsa bireylerin düşünce ve ifade özgürlüğünün önünü açmalıdır. Bir tarafta mutlakiyetçi devlet anlayışı diğer tarafta var olan demokratik ilkenin sundukları.. Peki bu iki sav nasıl uzlaştırılabilir? Spinoza’ya göre bu iki sav ancak sözler ile eylemlerin belli bir takım temel kurallara uyması ile mümkündür.
Devletin amacı esas olarak özgürlüktür. Bununla birlikte şunu da gördük ki devleti kurmak için tek bir şey gereklidir: karar alma yetkisi ya herkese toplu olarak, ya bazılarına, ya da tek bir kişiye ait olacaktır. zira esasında insanların özgür yargıları çok büyük farklılıklar gösterir ve herkes kendisinin en iyiyi bildiğini düşündüğü için ve herkesin aynı şekilde düşünmesi ve tek bir ses halinde konuşması imkansız olduğu için, barış içinde yaşamak herkes kendi uygun gördüğü şekilde eylem hakkından vazgeçmediği sürece mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla insanın vazgeçtiği tek şey kendi uygun gördüğü şekilde eyleme hakkıdır, akıl yürütme ve yargıda bulunma hakkı değil. Yani egemenin hükmüne karşı eylemde bulunmak açık bir şekilde egemenin hakkının ihlali anlamına gelirken, fikir yürütmek, yargıda bulunmak ve dolayısıyla konuşmak tümüyle serbesttir. Yeterki kişi fikrini hile,kızgınlık ya da nefret ile ya da devletin kendi otoritesi içindeki birşeyi değiştirme isteği ile değil, söze ya da eğitime bağlı kalarak sadece akıl ile savunsun. Varsayalım ki birisi bir kanunun akla yatkın olmadığını düşünüyor ve bu kanunun yürürlükten kaldırılmasını öneriyor. Eğer bu kişi aynı zamanda bu fikrini egemen gücün yargısına sunarsa ve bu süreç boyunca bu kanuna aykırı olan bütün eylemlerden kaçınırsa, o zaman bu kişi iyi bir vatandaş gibi davranarak devletin iyiliğinihak eder. Ancak buna karşılık eğer bu kişi bu hareketi hakimi adaletsizlikle suçlamak için toplumda ona karşı nefret uyandırmak için yaparsa, ya da yargıca rağmen kışkırtıcı bir şekilde bu kanunu yürürlükten kaldırmaya çalışırsa, o kişi bir kışkırtıcı, bozguncu ve isyancıdan başka bir şey değil demektir. (Balibar, 2004: 32-33)
Spinoza’nın bu kuralı beraberinde bir çok sorunu getirmektedir. Ülke olarak özellike kendi devletimizin yargılama sürecinde bunu görmekteyiz. İtaat, eylem, hak, hukuk arasında nasıl bir uyum yaratılmalı, özgürlüğün nereye kadar verilmesi gerektiği hususu kanımca cevaplanması gereken önemli problemlerdendir. Tahayyülü zor gibi görünse de mümkün müdür, mümkündür!
  • BALIBAR, Etienne. Spinoza ve Siyaset, çev.Sanem Soyarslan, Otonom yayıncılık, Kasım 2004, İstanbul

19 Şubat 2011 Cumartesi


PANAPTİKON

M. Foucault XIX. yüzyılın Avrupa'sında uygulanan disiplinci anlayışın Jeremy Bentham'ın "panaptikon"uyla örtüştüğünü belirtir. "Panaptikon" halka biçimli bir binadır, ortasında bir avlu ve avlunun ortasında bir kule vardır. Halka hem içeriye hem dışarıya bakan hücrelere bölünmştür. Bu küçük hücrelerin her birinde, kurumun hedefine uygun olarak, yazı yazmayı öğrenen bir çocuk, çalışan bir işçi, ıslah edilen bir mahkum, deliliği yaşayan bir deli vardır. Her hücre hem içeriye hem de dışarıya baktığından gözetmenin bakışı tüm hücreyi katedebilir; hiçbir karanlık nokta yoktur ve sonuç olarak bireyin yaptığı herşey bir gözetmenin bakışına açıktır; bu gözetmen kendisinin herşeyi görebileceği, buna karşılık kimsenin kendisini göremeyeceği şekilde panjurlar, yarı açık bölme pencereleri arasından gözlem de bulunur. Bentham'a göre, bu küçük ve harikulade kurnazlıktaki mimariyi bir kurum kullanabilir. "Panaptikon" aslında, bir toplum ve bir iktidar türünün ütopasıdır. Foucault Bentham'ın panaptikon ütopyasının günümüz toplumunda çeşitli şeküllerde gerçekleştiğini ve iktidar mekanizmalarının hayatın bir çok alanına yayıldığını belirtir.

  • Foucault, Michel. Büyük Kapatılma, çev. Işık Ergüden, Ferda Keskin, Ayrıntı yay. İstanbul, 2005

16 Şubat 2011 Çarşamba

FANTAZMA



-Benim fantazmam diğerinde varlık kazanıyorsa ve görünüşte onun fantazması bu durumu olanaksız kılıyorsa vazgeçmeli miyim? Mamafih eğer hayır ise görünüşün tersine hareket ederek içte gizli olan şeyi, nihai çözüm yolu olarak görmeli miyim?
-Bu soruyla içte gizli olanın varlığını kabul ederken ona "gerçeklik"i dolaylı yoldan vaadettiğinin farkında mısın?

30 Ocak 2011 Pazar

Şans Müziği

Paul Auster'in Şans Müziği adlı romanında poker oyuncusu Jack şöyle der: "Hep bu duyguyu kollarım. Sanki içimde bir düğmeye basılmış da, bütün bedenim bir müziği mırıldanıyormuş gibi olur. Bu duyguyu ne zaman duysam, ayağımın toprağa erdiğini anlarım, ondan sonra korkmadan, güven içinde sonuca giderim. Şansın bir kez açıldı mı, onu hiç birşey durduramaz. Her şey biranda yerli yerine oturmuş gibi olur. Sanki kendi gövdenin dışına çıkarsın ve bütün gece boyunca kendinini gerçekleştirdiği mucizeleri seyredersin. Artık iş senin dışına çıkmıştır. Senin kontrolünde değildir ve aklını fazla takmazsan, yanlış da yapmazsın." Hiçbir şey, şu paradoksal varsayımdan alı koyamaz: Dünyayı düzene koyan bizim düşüncemizdir- özellikle, dünyanın bizi düşündüğünü düşünmek koşuluyla.

Çayı içen insan değil, çay insanı içiyor. Pipoyu tüttüren sen değilsin, pipo seni tüttürüyor.
kitap beni okuyor.Televizyon beni izliyor. Nesne bizi düşünüyor. Hedef bize isabet ediyor.
Sonuç bizim nedenimiz oluyor. Dil bizi konuşuyor. Zaman bizi yitiriyor. Para bizi kazanıyor.
Ölüm yolumuzu gözlüyor. 
  • Jean Baudrillard-İmkansız Takas,s.94-95 Ayrıntı yay., İstanbul, 2005

Süreksizlik

"Ex nihilo in nihilum: "Hiç'in çevrimidir bu. Aynı zamanda, köken ve son düşüncesine karşı, evrim ve süreklilik düşncesine karşı süreksizlik düşüncesidir. Ancak ve ancak sonu dikkate alarak sürekliliği tasarlayabilriz; oysa bizim bilimlerimiz ve tekniklerimiz herşeyi sürekli bir evrimin penceresinden görmeye alıştırdılar bizi, hiçbir zaman bizim evrimimizle alakası olmayan bir evrim-bizim üstünlüğümüzün teolojik biçimi. Oysa temel biçim süreksizliğin biçimidir. Evrenin her yerinde yalnızca süreksizlik olasıdır. Big Bang bile süreksizliğin mutlak modelidir. Canlılar, olaylar ve diller için de aynı şey geçerli değil midir? Bir biçimden ötekine geçiş ne denli sonsuz küçük olursa olsun her zaman bir sıçrama, bir felaket söz konusudur ve beklenmedik bir biçimde en tuhaf, en çok sapmaya uğramış biçimler buradan doğar ve nihai sonuç dikkate alınmaz. Daha yakına gelirsek; bu süreksizliğin tekil ve güzel örneklerinden biri de dillerdir;oldukça keyfi bir gelişme süreci sonunda ne sürekli ilerleme gösterebilmişlerdir ne de birbirleinden üstün olabilmişlerdir."

  • Jean Baudrillard-İmkansız Takas, çev.Ayşegül Sönmezay, Ayrıntı yay. 2005, İstanbul

14 Ocak 2011 Cuma

...



Düzeltmeyi sevmeyenlerdenim, yeni bir tahayyül beni yorar. Zira bende her yeni, yeni bir grotesk bir tez ortaya çıkartır.

13 Ocak 2011 Perşembe

Şizofrenik Konuşmalar



Geceyarısı sanrıları 1
-İçindeki kararsız kalabalık mı?
-Hayır, o benim en iyi öteki yanım.

Geceyarısı sanrıları 2
- Kiefer'in gerçek 'Dünyevi Bilgelik Yolları' tablosu ile Sabahattin Ali'nin kurgusal 'Kürk Mantolu Madonna' tablosunu karşılaştırsam çok mu abartmış olurum.
- Artık ritüel olmuş 'deli saçması' imajından kurtulman sanırım tamamen olanaksızlaşır.
-Sorun değil, bir sonraki sürüme hazırım

4 Ocak 2011 Salı

ÜTOPYALAR GÜZELDİR

You, beloved, lived a love more violet than a dream, then left.Such a fade away made citadel quite down in fogs. As if it will come with a steamer's fume. Sure it will come one day, utopias are beautiful. Doesn't matter whether it is mine or not. I loved a woman now smells my home rose. As if it will come with a steamer's fume. Sure it will come one day, utopias are beautiful.


28 Aralık 2010 Salı

LOUIS ARAGON

Aynı zamanı yaşayan, fakat farklı duygulara sahip olan insanlar nasıl bir araya gelirler? Eski afili duyguların yaşanmaması bundan mıdır acaba? Habermas içinde bulunduğumuz bu sancılı durumu aslında çok güzel dillendirmektedir: “Gelip geçici, kaygan, anlık olana atfedilen yeni değer, dinamizmin kutsanmasının kendisi, kirletilmemiş, lekesiz ve istikrarlı bir şimdiki zamana duyulan özlemi ele verir.” Bugün şimdiyi tartışmayacağım bilakis eskilerden ünlü bir şairle hemhal olacağım, Fransız şair ve yazar Aragon.. Neden Aragon, çünkü o postmodern zamanın derinliksiz ve sığ duygularından uzakta büyük aşklara imza atmıştır, özellikle Moskovalı güzel Elsa'ya olan aşkı  bir efsaneye dönüşmüştür. "Elsa'nın gözleri" adlı şiir bu aşkın en anlamlı örneğidir.

ELSA'NIN GÖZLERİ

Öyle derin ki gözlerin içmeye eğildim de
Bütün güneşleri pırıl pırıl orada gördüm
orada bütün ümitsizlikleri bekleyen ölüm
Öyle derin ki her şeyi unuttum içlerinde

Uçsuz bir denizdir bulanır kuş gölgelerinde
Sonra birden güneş çıkar o bulanıklık geçer
Yaz meleklerin eteklerinden bulutlar biçer
Göklerin en mavisi buğdaylar üzerinde

Karanlık bulutları boşuna dağıtır rüzgar
Göklerden aydındır gözlerin bir yaş belirince
Camın kırılan yerindeki maviliğini de
Yağmur sonu semalarını da kıskandırırlar

Ben bu radyumu bir pekbilent taşından çıkarttım
Benim de yandı parmaklarım memnu ateşinde
Bulup yeniden kaybettiğim cennet ülke
Gözlerin Perumdur benim Golkondum, Hindistan'ım

Kainat paramparça oldu bir akşam üzeri
Her kurtulan ateş yaktı üstünde bir kayanın
Gördüm denizin üzerinde parlarken Elsa'nın
Gözleri Elsa'nın gözleri Elsa'nın gözleri.

Bu büyük aşk Elsa'nın ölümünden sonra çekmecesinden çıkan mektuplarla biter. Çünkü bu mektuplar başka erkeklerden gelmiştir ve güzel gözlü Elsa aslında söylentilere göre Aragonu defalarca aldatmıştır. Özellikle günlüğünde yazan şu cümle Aragon'u bitirmiştir: "Herkes beni sevsin, bütün erkekler bana hayran olsun istiyorum." Elsa'nın Gözleri ni yazdıran bu aşk Mutlu Aşk Yok ki Dünyada ile son bulmuştur.

MUTLU AŞK YOK Kİ DÜNYADA

Aslında hiçbir şey kar değil insana
Ne gücü ne zayıf yanları ne de yüreği
Gölgesi bir haç gölgesidir kollarını açsa
Ve kırar göğsüne bastırırken sevdiği şeyi
Tuhaf bir ayrılıktır hayatı kapkara
Mutlu aşk yok ki dünyada

Hani giydirilmiş erler bir başka yazgıya
İşte o silahsız askerlere benzer hayatı
Sabahları o yazgı için uyanmış olsalar da
Tükenmiştirler ve kararsızdırlar akşamları
Söyle yavrum şu sözleri ve sakın ağlama
Mutlu aşk yok ki dünyada

Güzel aşkım tatlı aşkım çıbanım derdim
Yaralı bir kuş gibi taşırım seni şuramda
Ve görmeden bakanlar şu halimize bizim
Süzdüğüm sözleri söylerler benden sonra
Ve her şey der demez ölür iri gözlerin uğruna
Mutlu aşk yok ki dünyada

Yaşamayı öğrenmek bizimçin geçti çoktan
Ağlasın gece içinde kalplerimiz yan yana
En küçük şarkıyı mutsuzluktur kurtaran
Her ürperiş borçlu baştan bir hayıflanmaya
Ve her kitar havası beslenir hıçkırıkla
Mutlu aşk yok ki dünyada

Acılara batmamış bir aşk söyle bana
Yıkmamış kıymamış olsun bir aşk söyle
Bir aşk söyle sarartıp soldurmamış ama
İnan ki senden artık değil yurt sevgisi de
Bir aşk yok ki paydos demiş gözyaşlarına
Mutlu aşk yok ki dünyada
Ama şu aşk ikimizin öyle de olsa
Louis Aragon-Çev. Cemal Süreya

Gerçeküstücülüğün en güzel örneklerini veren Aragon 1982 yılında (muhtemelen kafasında soru işaretleri ile) ölmüştür. Fakat şunu bilmeliyiz her duygu her bedende aynı etkiyi uyandıramayabilir. Objektivitesi olmayan bir şeyin açıklamasını yapmak biraz absürd olacağından yine aktivist şairimizle noktayı koymak doğru olacaktır."Her şey ansızın sinsice değişebilir. Yarın, bugünkü bizden eser kalmayabilir. Her şey değişebilir ama kadın ve erkek asla."



27 Aralık 2010 Pazartesi

KARŞI

Gerin, bedenim, gerin;
Doğan güne karşı.
Duyur duyurabilirsen,
Elinin kolunun gücünü,
Ele güne karşı.
Bak! dünya renkler içinde!
Bu güzel dünya içinde
Sevin sevinebilirsen,
İnsanlığın haline karşı.
Durmadan işliyen saatlerde
Dişli dişliye karşı;
Dişlilerin arasında,
Güçsüz güçlüye karşı.
Herkes bir şeye karşı.
Küçük hanım, yatağında, uykuda,
Rüyalarına karşı.
Gerin, bedenim, gerin,
Doğan güne karşı.

Orhan Veli

MURAT BELGE İLE "TÜRK DÜŞÜNCE HAYATI" ÜZERİNE SÖYLEŞİ

_ Tarihsel sürece baktığımızda, bizim batıya bakışımızda bir değişiklik oluyor mu sizce?

Tanzimat, işte cumhuriyetin erken dönemi ve daha sonraki dönemleri, tek parti dönemi, daha sonrası vs. Şimdi mutlaka Türkiye değişiyor. Bu değişimde sonuçta batıya daha fazla yakınlaşma birçok bakımlardan yakınlaşma olarak değerlendirilebilir. Ama sanki bu toplumsal düzeyde oluyor; ekonomisiyle vs. ile böyle bir belirgin süreç var. Belirgin ve belirleyici de ama uzun vadede belirleyici, ağır ağır belirleyici bir süreç var. Fakat bu sanki düşünce düzeyine özellikle de daha böyle resmi denebilecek düşünce düzeyine daha az yansıyor, toplumda olan dönüşüm öyle olunca da bu düşünceler düzeyinde işte ta bilmem Tanzimattı, şuydu-buydu, o zamandan bu zamana batı şudur, biz batılı olmak için şöyle yapmalıyız, bütün bu ideolojik yaklaşımlarda çok fazla bir batılılaşma çarpmıyor. Ben kendi terminolojimle, hep batılı ile batıcı arasına bir fark koyarım. Biz bir türlü batılı olmadan devamlı batıcı olmakta sanki devam eden bir toplumuz. Bu da en çok gene ideolojik düzeyde kendini gösteriyor ve orda da o batıcının Türkçedeki iki anlamını da kastediyorum. Yani bu batıcı ideoloji gittikçe topluma batan bir nitelik, yani nasıl batış; işte hani toplumu böyle arkasından dürtüp, işte hani toplumu böyle arkasından dürtüp, işte şöyle ol, böyle ol, komutlar böyle, bütünsel total şeyler, topluma yön göstermeler vs. Şimdi bu batılılıkla bağdaşan bir şey değil. Yani geçtiğimiz bu süre içinde, bunca yıl içinde bana en çarpıcı gelen gelişme, gene bir paradoks içeren bir şey; Batıcılık zaman içinde daha batılı olacağına sanki gitgide batıcılıktan daha fazla uzaklaşan bir şey oldu.

_ Erken Cumhuriyet döneminde, işte yeni kurulan bir devlet ve dolayısıyla sanki yeni bir kimlik arayışı da var gibi, siz bu dönemi bu çerçevede aydınların bu döneme bakışını da göz önüne alarak değerlendirir misiniz?

Bu Osmanlı Devletinin artık işte bir kaçınılmaz bir çöküntüye girdiğinin anlaşılmasıyla birlikte bütün aydınlar, entelijensiya arasında arayışlar başladı. Aslında hep onu gözlemişimdir, dikkat etmişimdir bu dönemde yetişen aydınlar pek çok alanda örnek verilebilir; A. Hamdi Başar'dan, A. Hamdi Tanpınar'a, Fuat Köprülü'den işte Ziya Gökalp'e vs. Sanki Cumhuriyet Türkiye'sinin de düşünce hayatını ilk oluşturan insanlardır. Yani diyelim işte, Cumhuriyet'in kuruluşuna kadar şöyle bir 20-30 yaşlarına gelmiş, formasyonlarını almış kuşaklar hala kendi aralarında böyle aşılmaz doruklar gibi dururlar. Türk düşünce hayatında şimdi bunlardan biri de Z. Gökalp. Yani benim katıldığım yani düşüncelerine bayıldığım bir insan değil ama nesnel bir gözle bakıldığında çok önemli bir rol oynamış biri. Bu adamda bu badire içindeki topluma bir kimlik tanıma getirmeye çalışmış. Ne demiş; işte millet olarak ırken Türk'üz, dinen İslamız ama medeniyet tercihimiz bakımından  da işte Garplıyız, batılıyız, böyle olmak istiyoruz. Yani bunların ikisi hani olduğumuz gibi, birisi olmak istediğimiz gibi. Şimdi ben bu kimlik tanımının bu üçlü kimlik tanımının öğelerine de çok fazla katılmıyorum şahsen, ama gene düşündüğümüz zaman, biz sanırım bu üçlünün şeyinden çıkamadık. Yani hala kimlik nedir, biz neyiz, ne olacağız falan denildi mi, bu terimler içinde düşünüyoruz. Bu belki formulün oldukça güçlü bir formül olduğunu gösteriyor, bunca yıl sonra gene bu terimler çok fazla değişmiyorsa. Aynı zamanda, bence, zaafta gösteriyor, çünkü bu formlle hiç bir yere de varmıyoruz...

_ Bu kimlik meselesinin yanı sıra Cumhuriyetle birlikte bir türlü çözülemeyen bir başka mesele daha var. Mesela, vatandaşlık kavramının bir kimlik olarak tam anlamıyla yerleştiğini söylemek galiba oldukça güç.

Bir vatandaşlık kimliğinin oluşmamasında şimdi mutlak gene bir çok faktörün payı var. Yalnız burada önemli bir talihsizlik de var. Sanki Osmanlıcılık yani pan-ottomanizm filan denen şey böyle belki ruşeym halinde, embriyo halinde bir vatandaşlık potansiyeli içeriyordu. Tabi Osmanlının o döneminde yani bunun böyle bir felsefesinin ya da işte hukukunun falan oluşması biraz zordu ama hem bunu seziyordu insanlar yani bir Tanzimat dönemi boyunca, yani Osmanlı olarak kendini hissedenler Türk tarafı diyelim seziyordu. Ayrıca gayri- Türk yada gayri-müslim unsurlar arasında da bunu sezen vardı. Diyelim şimdi adlarını sayamayacağım bir takım daha solda yer alan sosyalist kampta yer alan Bulgar aydınlar falan. Yani onlarda böyle bir enternasyonalizmi şeyi vardı. Bu olabilr mi, belki de olabilir falan arayışı vardı. Ama bu yani tarihin ana akışı onları marjinalize ediyordu. Yani milliyetçilik bütün bu unsurlar için çok daha belirleyici güçlü bir şeydi. Ve meşhur hani B... Efendinin lafı işte orda bütün unsurlarıyla parlamentoda temsil edilsin, bilmem ne bu çabalar ama B.... Efendi kalkıyor, "Osmanlı Bankası ne kadar Osmanlıysa ben de o kadar Osmanlıyım" diyor. Yani sonuçta her milletin kendi milliyetçiliği belirleyici oluyor. Şimdi talihsizlik dediğim bu, bu önlenmesi çok zor şeydi o koşullarda. Böyle olunca da yani bu işte "devleti nasıl kurtarırız" falan hep bizde belirleyici şey, işte devletin ülkesi ve milletiyle işte bekasını nasıl sağlarız falan diye bu işinde olan intelijensiya ümidi kesti, yani böyle bir heterojen etnisite içerisinde bir ortak vatandaşlık bilinciyle vaziyeti kurtarmak mümkün olmuyor, adamlar bildikleri gibi gidiyorlar; ondan sonra ister istemez bu tür şeyi yani intelijensiyanın bu kollarının kafası işte islami olan gitti, Türkçülükten, milliyetçilikten gitti ve bunun sonucu da; hani böyle bir asimilasyoncu politikalar vs. gibi bir yani tek kimlik altında toplayalım ve bunu yüceltelim.

_ Bu çerçevede Kemalizmi bir ideoloji olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kemalizm bence gayet pragmatik bir şeydir, ideolojidir. Kendisi de bunu sık sık söylemiştir. Yakup Kadri, Mustafa Kemal'e "Paşam bu inkılaba bir ideoloji lazım" deyince, "İşte ideoloji olursa donarız", bu gayet açık pragmatik bir söz. Nitekim Kemalizm kendi için işte altı okulun oluşumu vs. onun sürecine baktığımızda da hep pragmatik durumun belirleyici olduğunu görüyoruz. Milliyetiliktir Kemalizm sonuçta ama bu bakımdan Türkiye'de varolan öbür  ideolojilerden çok farklı değildi. Türkiye'de olan bütün ideolojilerden milliyetçidir. Milliyetçiliği aşabilmiş, modifiye edilmiş bir başka ideolojiden bahsetmek zor Türkiye'de. Cumhuriyetçilik altı oktan biri, bu evet, yani Kemalizm için çok önemli bir şey. Belki bizim için bugün en az önemli olanı ama Osmanlı hanedanının altıyüz yıl sürmüş bir egemenliğine karşı kendi cumhurbaşkanlığı ile bir yeni rejimin kurulması gibi bir süreç M.Kemal açısından. Cumhuriyetçiliği işte o altı oktan biri yapmak konumundaydı. Mesela devletçilik gibi birşey olmayabilirdi. M.Kemal düşüncesini incelemeye çalışmış bir çok insan zaten bunu söyler. Yai esas ideali Türkiye'nin mesela İngiltere gibi hani böyle bir liberal ekonomisi olan bir ülke olması ama dünya buhranı vs. bir takım koşullar gelmiş, devletçilik bir bir kurtarıcı yol olarak görülmüş. O zaman KADRO' ya izin verilmiş...Bu bakımdan kemalizmin doğru-yanlış ama ciddi bir batılılaşma programı olduğu da söylenebilir. İşte gene işin ilginç yanı aradan çok yıl geçtikten sonra da bu Kemalizmi bugün hala temsil eden kesimler batıya çok fazla yaklaşmadılar. Ve belki bunu en göze çarpar biçimde 12 Eylül döneminde gördük. 12 Eylül döneminde müdahale eden askeri güç, onun başındaki bireyler işte Kenan Evren vs. işte Kemalizmin o tarihlerdeki başlıca temsilcisiydi. Ve yaptıkları iş demokrasiye uymadığı için batıdan ciddi eleştiri aldılar ve kendileri de batıya karşı ciddi tavır aldılar. Yani burada işte 80'li yıllarda Kemalizmin vardığı aşama ile 80'li yıllardaki batı arasında derin uçurumu gördük. Bu da belki çok benzersiz bir toplumsal yaşantı değil, örneğin daha 70'li yıllarda Arjantin vs. gibi yerlerde ki askeri darbalerde de benzeri süreçleri uzaktan izleme imkanımız oldu. Çünkü o Güney Amerika cumhuriyetleri, Arjantin, Uruguay, Şili gibi de başlangıçta Avrupa'nın liberal fikirleri, liberal değerleri vs. üzerine kurulmuştu. Biz bu kıtada Pinocheler vs. onlarda Şili'nin Şili'den başka dostu yok, Arjantinin Arjantinden başka dostu yok benzer ideolojilerde batıyla köprülerini attılar. Demek ki, bu sonuçta üçüncü dünyalılık ve onun getirdiği milliyetçi ideoloji ile işte esas batı dediğimiz değerler bir takım özel kanallar, yollar açılmadıkça görünüşü ile batıcı olan programlarla da bu mesafe azalmıyor. Hatta uzaklaşabiliyor, bu bakımdan Türkiye'de tek başına bir örnek değil, belki bunlardan biri ama bunu dünyada daha başarılı örnekleri olduğunu da söyleyebiliriz. Ben mesela ekleyim, yani bizim o çok dış görünüşe önem veren biraz şekli batıcılığımız, fesi giyme bilmem ne filan. Mesela buna hiç girmemiş Hindistan vs. bence Türkiye'de çok daha batılı bir çok özellikleriyle tabi batılı denemeyecek pek çok özelliği var ama genel gidiş ve genel felsefesi itibariyle daha batılı olduğunu iddia ederim.

  • Söyleşi: Muharrem Sevil, Türk Düşünce Hayatı, Hece yayınları, Ankara/2006

25 Aralık 2010 Cumartesi

FELSEFİ DÜŞÜNCE

 Kendimizi sonsuzluğa en yakın ne zaman hissederiz veya sonsuzluk ilk ne zaman bize varlığını hissettirir? Sizi bilmem ama ben ne zaman başımı gökyüzüne kaldırsam "işte sonsuzluk" diyorum. Sonra bir kendime bakıyorum bir de gökyüzüne...Yanlış anlaşılmasın felsefe yapmıyorum, doğal bir sorgulama bu. Peki içinde bulunduğum bu basit ve sıradan düşünce ne zaman entelektüel bir faaliyet ve bilgi birikimine dönüşür yani "felsefi düşünceye". Felsefi düşünceyi veya felsefeyi anlamaya çalışırken yapılması gereken en doğru davranış filozofların yaptıkları işin kendisine bakmaktır. Filozoflar farklı zamanlarda, farklı kültürlerde, farklı amaçlar ve farklı işlevlerle farklı somut felsefeler üretmişlerdir. Kant felsefeyi "kendisini akla dayanan nedenlerle meşru kılmak ve haklı çıkarmak iddiasında bir zihinsel etkinlik biçimi" olarak tanımlamıştır. Felsefede önemli olan felsefi sonuçlardan çok bu sonuçlara varma biçimidir. Felsefede bilimlerde olduğu gibi herkes tarafından kabul edilen veya kabul edilmesi gereken doğru, kesin bilgiler veya sonuçlar söz konusu değildir. Bir bilim adamı başka bir bilim adamının bilimsel görüşünü zorunda olmasına karşılık bir filozofun başka bir felsefi görüşünü paylaşması beklenemez, hatta azu ediemez. Felsefe tarihinde her filozof kendinden önce gelen filozofları çürütmeyi çalışırken kendisinden sonra gelenler tarafından reddilmiştir. Önemli olan felsefeyi öğrenmek değil, felsefe yapmayı öğenmektir; tabi bu da "felsefi düşünce"den geçer.

Felsefi düşünce eleşirel bir düşüncedir. Örneğin felsefeci doğrudan doğruya doğa, tarih, toplum üzerinde eleştirici bir bakış açısıyla düşünebileceği gibi, deneyleri çeşitli bilimler tarafından bu varlık alanlarıyla ilgili olarak kendisine sağlanan veri malzeme üzerine de düşünebilir. Bu özelliği ile felsefenin, bilginin bilgisi veya refleksif bir düşünce faaliyeti olduğu söylenir. Refleksiyon, kendi üzerine dönme anlamına gelir. Zihin kendi üzerine dönerek sahip olduğu bilgiler üzerine düşünür. Felsefe, esas itibariyle işte bu bilgiler üzerinde düşümek, onların temelini ve değerini yoklama, soruşturma faaliyetidir.

Felsefi düşünce, bilimsel düşünce ile ortak olarak paylaştığı kavram ve soyutlamaları kullanır ve bunların yardımıyla ilkeler ortaya atar. Bu da felsefenin genellemeci veya ortak sonuçlara varma isteğinden kaynaklanır.

Felsefi düşüncenin bir diğer özelliği, onun çözümleyici (analitik) ve kurucu (sentetik) işlevidir. Felsefi düşüncenin analitik işlevi derken kastedilen filozofun kendisinin de içinde bulunduğu ve bir parçasını teşkil ettiği dünyayı anlamak ve kavramak için kendisine sunulan bilgi, deney, algı ve sezgi yeteneklerine göre yeniden düşünmesi, aydınlığa kavuşturması işlevidir.

Çoğu zaman kafamızda bizi boğan bir çok antinomilerden kimbilir belki de "felsefi düşünce" ile kurtulabiliriz. Varoluş, bilgi, etik, sanat, din varsa kafanıza takılan bir paradoks meydan sizin..

20 Aralık 2010 Pazartesi

Ütopya

Zamanların en aylak geçirildiği anlarda düşlenen ve düşlenen o şeyin imkansızlığını anladığımızda karşımıza çıkan ütopya kavramıyla haşır neşir olmak istiyorum bugün. O nedenle öylesine, ciddiyetsiz ama biraz daha benden bir yazı olmalı bu.  Bu zamana kadar hep içsel bütünlük taşıyan şeylere kafamda izin verdiğim için, varlığı kurgulamaya bağlı bir alan olan ve genelde hayalgücünü zorlayan bu sınır üzerinde olmanın huzursuzluğuyla ideal olanı tasarlamak istesem çok mu zorlanırım? Diğer ütopyalar gibi ideal toplum ve devlet tasarımı değil bu yanlış anlaşılmasın..yapmak istediğim tam olarak olmayan ile mükemmel olanı bir araya getirmek. Olmayan ile mükemmel olanın bir araya getirmek ilk duyulduğunda temellendirmeden uzak bir önerme gibi görülebilir. Çünkü temellendirmede ispat edilen bir kavramın mutlaka kabul edilme gibi bir zorunluluğu vardır. Fakat burada var olan temellendirmede analiz ve derinleşme ön plandadır. Derinleşmede her yönüyle araştırma ve inceleme söz konusudur. Zihnin sistematik kavrayışı ile birlikte derinleşmiş ve sistemin içinde bir nevi faaliyet halinde olmuş oluruz. Buradaki sistem tutarlı unsurlar bütünüdür. Peki kimi çevrelerce değersiz ve gerçekdışı olarak nitelendirilen ütopyada tutarlı unsurlardan nasıl bahsedebiliriz? Elbette bahsedebiliriz çünkü; ütopya ideal devleti ve toplum düzenini tasarladığı için gerçekliğe tam olarak ulaşmasa bile en azından yaklaşabilmektedir. Bunu da basit bir tutumla değil, felsefi temelendirmeden hareketle yapmaktadır. Ütopyacılık akli ve ahlaki ilkelere de dayanarak en iyi olanı oluşturmak için alternatifler üretmektedir. Ütopyacılığın önemli temsilcilerinden Rousseau, Marx ve Engels ideal devleti çizerken her türlü baskıya ve sosyal ve ekonomik eşitsizliğe karşı eleştirel bir tutum takınırlar. Felsefe tarihine baktığımızda bilinen ilk ütopya örneği Platon tarafından yazılan Devlet ve Yasa'dır. En çok tartışılan ütopya örneklerinden birisi de Thomas More'un kurgusal bir adada geçen eseridir. Francis Bacon'un Yeni Atlantis'i ise bir bilgi devleti olarak kurgulanmıştır. Tüm bu ütopyalar olması istenen ütopyalardır. Bunların yanında birde istenmeyen korku ütopyaları vardır. Bu ütopyalar insanları gelecekte olabilecek bir takım olumsuzluklara karşı ikaz etmek amacıyla yazılmıştır. Bunların başında çağdaş ütopyacı Adous Huxley gelmektedir. Huxley'in Yeni Dünya' sında teknoloji egemendir. On kişilik bir zorba düzenin hakim olduğu bu topraklarda insanlar bedensel hazlar peşindedir. Bu yeni dünyada düşüncelere yer yoktur.

Ütopik düşüncenin temelinde var olan gerçek ve yetkin bir toplumsal düzene, özellikle içinde yaşadığımız ekonomik eşitsizliğin, sosyal sömürünün, etnik soykırımların olduğu bir toplumda ihtiyaç duyulmaktadır. Tasarılar ideal  olanı yaşayana kadar devam etmelidir. İdeal toplum düzeni olmasa bile kendi idealiniz için her ne ise işte o devam etmelidir.

Görüldüğü üzere bir türlü içsel bütünlükten kurtulamayan "ben" yine analiz yolunu seçti. Olmayan ile mükemmel olanı birleştirememenin huzursuzluğu ile yeni bir boş-hoş-zamanda görüşelim.

9 Aralık 2010 Perşembe

Müdahale (!)

Son günlerde yaşanan öğrenci olaylarına baktığımızda, polis tarafından öğrencilere uygulanan orantısız güçte, bireyleri hükümetlerin tekeline hapsetmeye çalışan bir gerçek karşımıza çıkmaktadır. Bireyin iktidar tarafından bu şekilde sindirilmesi bir ilk değildir. Tarihte birçok aydın bu duruma karşı çıkmak adına çeşitli İnsan Hakları Bildirgeleri yayınlamıştır. Bu bildirgelerden birisi de M. Foucault tarafından insanları harekete geçirme amacıyla yayınlanmıştır. Birçok insiyatife rehberlik etmiş olan ilkelerden üçünü şu şekilde sıralayabiliriz.
  1. "Faili kim olursa olsun, kurbanları kim olursa olsun, bütün iktidar suistimallerine karşı çıkmaya davet eden, hakları ve ödevleri olan bir uluslararası yurttaşlık vardır. Sonuçta hepimiz birer yönetileniz ve bu sıfatla da dayanışma içindeyiz.
  2. Hükümetler, toplumların mutluluğuyla ilgilenmek iddiasında olduklarından, kararlarının insanlarda neden olduğu veya ihmallerinin yol açtığı mutsuzluklar hükmetlerin kar zarar hanesine geçirilmelidir. İnsanların mutsuzluğudan hükümetlerin sorumlu olmadıkları fikri yanlış olduğundan, insanların mutsuzluğunu hükümetlerin gözlerine ve kulaklarına sokmak bu uluslararası yurttaşlığın her zaman görevidir. İnsanların mutsuzluğu asla siyasetin dilsiz bir kalıntısı olmamalıdır. Bu mutsuzluk iktidarı ellerinde tutanlara seslenmeyi ve başkaldırmayı mutlak bir hak olarak meşrulaştırır.
  3. Bize sıkça önerilen şu görev paylaşımını reddetmek gerekir: Bireylere sinirlenme ve konuşma hakkı; hükümetlere de düşünme ve harekete geçme hakkı. Doğrudur: İyi hükümetler yönetilelerin kutsal kızınlığını severler, yeter ki bu kızgınlık bir coşku olmaktan öteye geçmesin. Genellikle konuşanların yöneticiler olduğunu, konuşmaktn başka birşey yapamayacaklarını ve yapmak istemediklerini fark etmek gerektiği kanısındayım. Bize önerilen teatrol rol olan saf ve basit hoşnutsuzluk rolünü reddetmek geretiğini ve reddedilebileceğini deneyim göstermektedir. Uluslararası Af örgütü, İnsanrın Yeryüzü, Dünya Doktorları, özel bireylerin uluslararası stratejiler ve siyasetler düzenine fiili müdahale hakkı biçimindeki bu yeni hakkı yaratmış olan insiyatiflerdir."
Bildirgeyi çev. Işık Ergüden

6 Aralık 2010 Pazartesi

Faili Meçhul Bir Cinayet: TÜTENGİL

Sabahattin Ali, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Hrant Dink Türkiye tarihinde yapılan yargılamalar ve sorgulamalar sonucunda katili bulunamayan cinayetlerden sadece bir kaçıdır. Bu fotoğraf da ne yazık ki 7 Aralık 1979 yılında evinden okuluna giderken uğramış olduğu silahlı saldırı sonucu hayatını kaybeden ünlü akademisyen prof. dr. Cavit Orhan Tütengil'e aittir. 1921 yılında Tarsus'ta doğan Tütengil ilk ve orta öğrenimini burada tamamlamış, İstanbul üniversitesi felsefe bölümünü bitirdikten sonra çeşitli şehirlerde felsefe gurubu öğrtmenliği yaptıktan sonra 1953'te sosoloji asistanı olmuştur. "Montequieu'nun Siyasi ve İktisadi Fikirleri" adlı doktora tezi ile T.D.K. ödülünü kazanmış 1960'ta  "İçtimai ve İktisadi Bakımdan Türkiye'nin karayolları" adlı çalışmasıyla doçent olmuştur. Felsefe ve sosyoloji alanlarında yapmış olduğu çalışmarla bilime önemli katkılarda bulunan Tütengil, toplumu düşünmeye yönlendirmiş, eşitlikçi ve hoşgörülü bakışıyla da insanlığı kucaklamıştır. Peki o zaman 1979'ta yaşanan bu trajik olay neden Tütengil'i hedef aldı ve neyin bir sonucuydu? Çünkü hakim düşüncelere karşı olan muhalif seslerden birisiydi Tütengil. Bir baskı unsuru yoluyla faşizan ve karanlık güçlerin ne yazık ki sonsuza kadar sansürüne uğramıştır.